Türklerde çocuklara ad koymak çok önemli bir olay olarak kabul edilir. Bu yüzden isim koyma, genellikle eski Türklerde bir törenle yapılırdı. Çocuğun adı ile alın yazısı arasında bir bağ olduğu kabul edilirdi.
"Türklerde, toplumun diğer bireylerinden ayırt edici bir özellik sergilemeden bir kişiye ad verilmezdi!
Kişinin eli ok ve yay tutup, bir özelliği öne çıkana dek “göbek adı” ile anılır ve gerçekte adsız olurdu.
Dede Korkut’un “Dirse Han Oğlu Boğaç Han” öyküsünde Boğaç Han’a adının “boğa kadar güçlü” olduğunu kanıtlamasından sonra verildiği görülür.
Dede Korkut, “Adını ben verdim, yaşını Tanrı versin” diyerek ad koyar. Kişi, adıyla anıldığından adı onu anlatmalıdır. Eski Türklerde önemli bir göreve getirilen kişiler de adlarını değiştirebilmekteydi.
Örneğin bir Tigin, Kağan olduğunda adını değiştirir, yeni bir ad alırdı.
Bu durum, kişinin artık yeni göreviyle, bunun sorumluluklarını alan yeni bir kişilik sergileyeceğini gösteren bir gösterge idi.
Türk geleneğinde bu denli önemli bir işlevi olan kişi adlarının günümüzde benzer bir işlevi olmadığı ortadadır.
Bir çocuğa ad vermek için büyümesi beklenmez. Geçmişte hem Türkçe sözcüklerden seçilmesi hem de anlamının kişiyi anlatması özellikleriyle göze çarpan kişi adlarının yerini, ne yazık ki günümüzde anlamı bilinmeyen ve Türkçe olmayan adlar almıştır.
Örneğin; “İrem” adı Kuran’da geçtiği gerekçesiyle ad olarak konmaktadır.
Ancak Kuran’da “sahte cennet” anlamına gelmektedir. Yine aynı gerekçe ile konan “Aleyna” adı Arapçada bir bağlaçtır ve “üzerine” anlamına gelir.
“Asiye” adının “(Tanrı’ya) isyan eden” anlamına geldiği, yine Kuran’da geçtiği için konana Arapça “Kezban” adının “yalancı” anlamına geldiği bilinmektedir.
(Bu ad Farsçadaki “kahya kadın” anlamına gelen Kezban sözcüğü ile karıştırılmaktadır. Adın konma sebebi arapça olmasıdır)
Benzer biçimde anlamı bilinmeden, Kimi zaman sırf Kuranda geçiyor diye konan adlar yanıltıcı olabilmektedir
Arapça bir adın kişiye verilmesinde “Kuran’da geçmesi” düşüncesinin yanı sıra, “din büyüklerine saygı” düşüncesi de etkilidir.
Oysa bu adların çoğunun İslam öncesinde o kişilere verildiği unutulmaktadır.
Örneğin, Hz. Osman, İslam yeryüzüne inmeden önce, Cahiliye döneminde doğmuş ve bu ad ailesi tarafından ona verilmiştir.
Dolayısıyla anlamlar başka olabilir.
Örneğin; “Osman” adı, TDK tarafından “bir tür kuş veya ejderha” olarak tanımlanmaktadır.
Arapçada “yılan yavrusu” anlamına da gelmektedir.
Hz. Osman dini açıdan önemli bir kişidir.
Ancak adı Arap geleneklerine göre konmuştur, İslam’a göre değil!
Bu da Arapça ad koymanın başka bir açmazıdır.
Geçmişte birçok Türk büyüğü, adları Arapça ya da Farsça olduğu için Arap ya da Fars ilan edilmiş, Türk oldukları reddedilmiştir.
Cabir bin Hayyan, İbni Sina, Selahattin Eyyubi, Şah İsmail gibi bilim, sanat ve devlet adamları Türk olmalarına karşın öyle bilinmemektedir.
Birçok kişi “Müslüman adı” diye çocuklarına Arapça ad vermeyi seçmektedir. Daha ileri gidip “Müslüman adı” diye adlandırılan bu adların kişilere verilmemesi durumunda, o kişinin Cennet’e giremeyeceği bile söylenmektedir.
Oysa Türklerin Müslüman olduğu ilk dönemlerde yaşayan Alparslan, Selçuk Bey, Çağrı Bey, Tuğrul Bey, Orhan Gazi, Ertuğrul Gazi, Timur gibi pek çok Müslüman Türk büyüğü, Türkçe ada sahiptirler.
Günümüzde birçoğumuzun adlarının Arapça ya da Farsça olduğu gerçektir.
Adın Kuran’da geçmesi gibi bir koşul da yoktur.
Ayrıca “Nejat, Necla, Banu, Behzat, Serdar” gibi Farsça adlar koymak, konunun dinle ilgisi olmadığının da kanıtıdır.
Ancak İslamiyet’i kabul ettiğimiz dönemde bu ayrım ne yazık ki yapılamamıştır.
Cumhuriyetin ilanına kadar da net biçimde yapılamamaya devam etmiştir.
Cumhuriyet dönemi, laikliğin kabul edilmesiyle bu ayrımı yapmada büyük adımlar atmıştır.
Yeryüzünde onurlu tüm toplumlar çocuklarının adlarını kendi dillerinde koymaktadır.
Oysa Türkiye’de bu çok az görülen bir olaydır.
Cumhuriyetin ilan edildiği günlerde Türkçe ad neredeyse hiç yoktu.
Kişi adlarının neredeyse tümü Arapça ve Farsça idi.
Ancak Türkçülüğün resmi politika olduğu Cumhuriyetin ilk zamanlarından ve Osmanlının son zamanlarından başlayarak “Ezgi, Ercan, İlayda, Selçuk, Alper, Kürşat, Ayça, Ergin, Özge, Yağmur, Altemur” gibi Türkçe adlar da çocuklara konmaya başlandı.
Araştırmalar, Türkçe adların sayısı artsa da, günümüzde bile azınlıkta olduğunu göstermektedir.
Ülkemizde, bugün bile Türkçe olmayan adları çocuklarımıza koymakta ısrar etmekteyiz.
Veriler, örneğin geçmişten bu yana durumun pek değişmediğini göstermektedir.
Örneğin 2000-2005 yılları arasında toplanan verilere göre
Erkeklerde en çok konan adlar;
Mehmet, Yusuf, Furkan, Mustafa ve Emre olmuştur.
Zeynep, Merve, İrem ve Fatma yine en çok konan adlar olmuştur.
Bu listelerde Türkçe olan bir tane ad vardır, o da Emre’dir.
Kişi adları çoğunlukla Türkçe olmamasına karşın, soyadları genelde Türkçedir.
Örneğin 2003 yılındaki sayımda, Türkiye’de en çok görülen beş soyadı, sırasıyla şöyledir:
Yılmaz, Kaya, Demir, Şahin ve Çelik…
Öyle ki, bazılarımızın adları daha sonraki dönemlerde özenilen Avrupa dillerinden bile gelebilmektedir.
Örneğin; son zamanlarda ne yazık ki çocuklarımıza “Buket (Fr.), Volkan (İt.), Melisa (Rum.), Melodi (Fr.)” gibi batı dillerinden gelen adlar da verilmektedir."
Türkiye’de Türk vatandaşlarının büyük kısmının Türkçe ad taşımaması acı bir gerçektir ve bu durum değişmelidir.
Bunun için yapılması gereken, çocuklarımıza Türkçe ad koyma bilincinin yerleştirilmesidir.
Çocuklara başka dilden ad koymanın tek nedeni aşağılık duygusudur.
Dinsel bir gerekçe bile çok geçerli değildir.
Çünkü kişi adları; dinsel değil, ekinsel bir konudur.
Türk toplumu bu konuda hızla bilinçlendirilmelidir.
Bekir Eroğlu
--------------------------------------
Kaynak:
Dr. H. Şahin KIZILCIK
Gazi Üniversitesi
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
